Yaşanmayanların Romanı
Yaşanmayanların Romanı
“Her şeyi en başından anlatmalıyım.” der Mehmet, öyküsüne başlarken. Çünkü hadisenin üzerinde bıraktığı tesir, kökleri ile geçmişin safiyane derinliğine uzanan bir nedene sahiptir. Olayların yaşandığı tarihleri belirtme ihtiyacı duymadan anlatır, yaşam serüvenini. Doğrudan anılara işaret ederek eski duyguları yeniden anımsatır.
Öyle ki, onun hikâyesinde taşla ezilen gazoz kapaklarıyla oynadığınız günleri anarken Aygaz kamyonlarından yükselen melodiye kulak kesilir; izlediği diziler, internet kafede oynadığı oyunlar ve suya sabuna dokunmadan hatırlattığı siyasi olaylarla o günlere gittiğinizi fark edersiniz.
Ankara’yı büyüdüğü mahalle ve oyunlar oynadığı sokaktan ibaret sanan bir çocuğun masumiyetine, yaşadığı kenti kitaplardan öğrenmeye çalışan bir gencin özlemlerine, şehrin kaldırımlarında kol kola yürüdükçe güçlenen dostluğa, ilk gençliğin heyecan dolu heveslerine, dilsiz ve sedasızca serpilip büyüyen bir aşka tanıklık edeceğiniz satırlar; duygu yüklü mısralarla ve tarihle zenginleşir. Sadri Alışık apansız sahneye girer. Türk filmi kesitleri bir anda canlanıverir. Radyolardan yükselen arabesk şarkılar ve sanat müzikleri eşliğinde belki kendinizle karşılaşırsınız.
Çünkü Yaşanmayanların Romanı’nda anlatılan, yalnızca Mehmet’in yaşam öyküsü değil; bir kuşağın, bir kentin, milletin ve topyekün bir tarihin özetidir aslında. Ama en çok sahil kentlerinde denizi görmeden büyüyenlerin hikayesidir, Yaşanmayanların Romanı. Şehirli ve taşralı arasındaki kalın çizginin hangi tarafında kaldığını kestiremeyen ve kendini ne şehirli ne taşralı olarak görenlerin hikayesidir.
“Zira bir zaferin coşkusuna erişmek için muharebenin güçlüğünü, bir hüsranı hissedebilmek için evvelinde yaşatılan umudu da bilmek gerekir. Yağmurun serinliğini bilmek yetmez anlamak için, toprağın bekleyişini de bilmek gerekir. İşte bu yüzden… Her şeyi en başından anlatmalıyım.”